Deneysel
bellek incelemesi:
Özellikle hatipler için
“bellek eğitim araçları” hazırlamak amacıyla, daha ilk çağda başlamıştı.ama
gerçek bilimsel inceleme, Ebbinghaus’un çalışmalarıyla özellikle Almanya’da,
ancak 19. yy.da başladı. Ebbinghaus, ilkin kendi üzerinde olmak üzere, belleğe
sistemli deneylemeler uyguladı. Anlama bağlı olan ve karmaşıklıklarını çok
iyi gördüğü etkenleri, yalnızca nesnel özellikleri bakımından göz önüne alınan
“gereç”e bağlı etkenlerden ayırt etmeyi düşündü. On yıllar boyunca deneysel
ruhbilimin bütün çabaları, bundan dolayı özellikle belleğin ya da ezberleyerek
öğrenmenin incelenmesi üzerine yoğunlaştı. Anlamsal bellek üzerine inceleme
akımı uzun süre önemsenmedi. Yine de bu konuda Binet ve Henri’nin(1984)
adları ile Bartlett’in (1932) adı anılabilir. Ama bu sırada bir başka bir akım
anlamsal belleğe, genellikle pek açık olmamakla ya da başka kavramlar ardında
saklı kalmakla birlikte, önemli bir yer veriyordu. Bu akım psikanalizdi. Freud
ve yandaşlarının çalışmalarında, bellek ve onu örgütleyen çeşitli sistemlerin
“topik” ve hatıralar arasında gerçekleşen “ruhsal enerji” dolaşımının tuttuğu
yer, basit bir görüşe dayanmıyordu. Bununla birlikte psikanaliz bir (ya da
birkaç) bellek kuramı içeriyordu ve temel ilkelerinden biri olan “bastırım”
kavramı da bildiğimiz büyük önemini kazanmış ve ağır basmıştı.
Kuramsal ve deneysel bellek
incelemesi “bildirim” kavramının ortaya çıkıp benimsenmesi ve uyartı-cevap
behaviorculuğunun yerini alan “bilişci” kavramlarının gelişmesi ile 50’li
yılların ortasına doğru tepeden tırnağa yenilendi. Böylece, şu üç noktayı
birbirinden ayırt eden görüş ağır bastı.a) bellekte daha önce var olan
bildirime zorunlu olarak başvuran, ama kendileri de yeni bir bellekleştirmeye
ya da önceki bellek içeriklerinde değişikliklere yol açan etkinlikler olan
kavrama “algı” ve bilgi işlenmesi etkinlikleri; b) bellekte bulunan ve bir
azalmaya, değişmeye ya da yeniden yapılanmaya uğrayan bildirimin korunması; c)
salt yeniden edimleştirme (çağrı), algısal olarak var olan bir başka bildirim
kaynağıyla karşılaştırma(tanıma) ya da yararlanma (sorunların çözümü, kavrama,
söz üretimi, vb.) ereğiyle, belleksel bildirimin ortaya çıkması. Gerçekte,
daha büyük ruhbilimsel araştırmanın aydınlığa kavuşturduğu üç evre olan
edinim, koruma ve edimleştirme, daha gelişmiş bir biçimde, yeniden söz
konusuydu, ama iç süreçlerin etkin niteliği artık daha belirginleşmişti.
Ayrıca birçok önemli ayırım
daha ortaya atıldı. Bunların birincisi uzun vadeli bellek ile, bir süre kısa
vadeli bellek olmak üzere adlandırılan bir ya da birçok öteki bellek biçimleri
arasında yapılan ayırımdı. Ruhbilimcilerin çoğu bugün, bu öteki bellek
biçimlerini, duyusal (görsel, işitsel, kasduyusal vs.) bir kipliğe bağlı, kısa
süreli (genellikle saniyenin altında) “kayıtlar” ve iş belleği (ya da
“işlemsel bellek”) olmak üzere iki bölüme ayırdılar. İşlemsel bellekte, birkaç
saniye süren bildirim koruma işlevinin, bu bildirimin işlenip dönüştürülme
işlevine iyice bağımlı olduğunu ileri sürdüler. Uzun vadeli bellek konusunda
ortaya çıkan sorunla, özellikle bu belleğin yapısına ilişkin sorunlardı; öteki
bellek (yada bellekler) konusunda karşılaşılan sorunlarsa bu belleğin (ya da
belleklerin) işleyişinden kaynaklanıyordu.
Bu konuda temel bir özellik
aydınlığa kavuşturuldu. Bu özellik, uzun vadeli belleğin, kuramsal olarak
sınırsız kapsama gücüne karşıt olarak, her türlü geçici belleğin, bazen
“belleksel karış” olarak adlandırılan sınırlı kapsama gücüne sahip olmasıydı.
Bir başka özellik de,
eskiden “edimleştirme” olarak adlandırılırken bugün ortaya çıkma denilen
alanda saptandı. Bu özellik, söz konusu alandaki süreçlerin etkin bir nitelik
taşımasıydı. Gerçekten de birçok durumda ve belki de bütün durumlarda,
bildirim kendiliğinden ya da istençli (iradi) olarak bellekte aranıyor ve
bulunuyor ya da bulunmuyordu. Bir hatıranın “uzun vadeli bellek”te var
olmasına karşın ya bellekte bulunan şeyin örgütlenmesine ya da ortaya çıkma
sürecinin işleyişine bağlı olabilen nedenlerden ötürü, öznenin ona erişememesi
kural dışı (istisnai) bir durum değildi; tam tersine, sık sık gerçekleşiyordu
ve sıkıcı, şaşırtıcı ya da patolojik durumların bu açıdan yorumlanması
gerekiyordu.
Yeni çalışmalar, belleğe
yerleştirme olayında, yinelemenin (geniş anlamda), bildirimlerin aralıklarla
sunulmasının ve olayların duygulanımsal şiddet ve yeniliklerinin de etkili
olduklarını gösterdi. Saklama konusundaysa, zamanın etkisinin yeniden
incelemesine yol açtı. Bazı öğelerin kaydında, bir kez algılama yeterli
olabildiği gibi, unutulmasın da zaman etkili olabiliyor ya da olamıyordu.
Ezberleme konusundaki incelemeler şunu da saptamıştı: belleğe yerleştirme ve
ortaya çıkarma arasında geçen sürenin içeriği ve çeşitli etkileri, korumayı ve
unutmayı belirleyen temel etkendi.
Her ne olursa olsun,
belleğin bütün düşünce etkinliklerindeki ya da doğrusu bilişsel
etkinliklerdeki işlevi, bugün kesin bir biçimde saptanmıştır. Çağrının ya da
tersi olan unutmanın bellek etkinliğinin ancak belli bir yanı olduğu ve bellek
olmasa, nesneleri algılayamayacağımız, bir metni okuyamayacağımız, akıl
yürütemeyeceğimiz ve bir şey kavrayamayacağımız, üzerinde önemle durulması
gereken bir gerçektir. Günümüzde, bilişsel bellek ruhbilimi, bu karmaşık
etkileşimleri inceliyor.
Geçmiş bir olayı ya da bir
bilgiyi, zihinde tutma ve anımsama yetisidir. Sözgelimi, okuldaki ilk gününüzü
anımsarken, geçmişte yaşadığınız bir olayı bilinç düzeyine çıkarmış
olursunuz. Belleğiniz olmasaydı ne kimseyi tanıyabilir ne de kim olduğunuzu
bilebilirdiniz.
Anımsama, bütün düşünme
biçimlerinin temelini oluşturur. Aşağıdaki soruların ve yanıtların ne türden
bir zihin çalışması gerektirdiğini karalaştıralım: “ Evinizde kaç pencere
var?” ; “Kedi sözcüğünün İngilizce’si nedir?” “Evimde 11 pencere var”
demeden önce bu sorunun yanıtını bilmiyordunuz. Zihninizde evinizin bir
resmini canlandırdıktan sonra, oda oda dolaşarak pencereleri saydınız. Oysa,
“kedi”nin İngilizce’si sorulur sorulmaz , görsel bir imgeye gerek kalmadan
“cat” sözcüğü aklınıza geliverdi.
İnsanlar anımsama imgeleri
değişik biçimlerde kullanırlar. Bazı yetişkinler ve çocukların görsel
imgelerin kullanımında olağanüstü bir yetisi vardır. Bu kişiler gördükleri bir
resmi, resim ortadan kalktıktan sonra da gözlerinin önünde canlandırabilirler.
Bu görsel imgeler, zihinde neredeyse bir fotoğraf gibi tüm ayrıntılarıyla
birkaç dakika kalır. Psikologlar bu tür belleği eidetik imge (silimsiz
imge ) olarak adlandırırlar. Böyle bir belleğe sahip çocukların çoğu, yaşları
ilerledikçe bu yetilerini yitirir.
Psikologların bellek
konusunda üzerinde durdukları iki önemli soru vardır: Öğrendiğimiz bir şeyi
nasıl anımsarız? Neden unuturu?
İlk sorunun içinde aslında
iki soru yer alır. Birincisi, kısa bir süre için gerekli olan bir bilgiyi
nasıl aklınızda tuttuğumuzdur. Günlük yaşamda sık sık bu türden anımsamalara
gerek duyarız. Örneğin; bir şey satın alırken, satıcıya malın fiyatından daha
fazla para verdiğimizde, paranın üstünü eksiksiz alabilmek için, fiyatı
belirli bir süre akılda tutmamız, anımsamamız gerekir. Günlük yaşamımızın
uyanık geçen saatlerinde gerek duyduğumuz bu kısa süreli bellek,
bilgileri kısa bir süre için depolar, kullandıktan sonra da, artık işine
yaramadığı için saklamaz.
Öteki soru ise şudur:
Geleceğe yönelik, başka bir deyişle uzun süre akılda tutmamız gereken şeyleri
nasıl anımsarız? “Kedi”nin İngilizce karşılığını öğrendiğimizde, bu sözcük
belleğinize işlenir ve kalıcı bir kullanım için depolanır. Bu da bilgilerin
uzun süre saklandığı bir belleğimizin olduğunu gösterir. Günümüzde
psikologlar, insanlarda her iki bellek sisteminin de var olduğu ve öğrenilen
bilgilerin ikl olarak kısa süreli belleğe, daha sonra da kalıcı bir
biçimde saklamak üzere uzun süreli belleğe aktarıldığı görüşündedirler.
Bir insan kısa süreli
bellekten uzun süreli belleğe bilgi aktarma yetisini yitirebilir.
Örneğin; H. M. Adında bir ABD yurttaşının, beyninde elektriksel kasılmalara
neden olan ağır bir sara hastalığı (epilepsi) vardı. Saradan kurtulmak için
geçirdiği ameliyat sırasında istenmeden beyni zarar gören H. M. , ameliyat
öncesine kadar geçen her şeyi anımsıyordu. B u uzun süreli belleğinin iyi
durumda olduğunun bir göstergesiydi. Ayrıca telefon numaralarının ve
insanların yüzünü kısa bir süre için aklıda tutabiliyordu. Bu da kısa süreli
belleğinin hala çalıştığını gösteriyordu. Ne var ki, H. M. Ameliyattan bu yana
geçen 35 yıla ilişkin hiçbir şey anımsamıyor. Ameliyattan sonra tanıştığı hiç
kimse belleğinde yer etmediği gibi, kendinin de nasıl bir kişiliğe sahip
olduğuna ilişkin değerlendirmesi ameliyat öncesiyle sınırlı. H. M.’nin
sorunu, kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe bilgi aktarma yetisini
yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.
Neden unutuyoruz? Psikologlar uzun süreli belleği, beyne yerleştirilmiş bir
kitaplığa benzetirler. Kitaplıktaki kitaplar “bilim” , “roman” gibi başlıklar
altında sıralanır. Adını ya da yazarını bildiğimiz bir kitabı kart kataloğuna
ya da bilgisayara başvurarak kolayca bulabilirsiniz. İnsan belleği de kitaplık
gibi, bilginin düzenli bir şekilde depolandığı yerdir. “Kedi” sözcüğünü
İngilizce karşılığını öğrendiğinizde, bu bilgi beyindeki ilgili bölümlerde
depolanır. Kedinin İngilizce’sini anımsamak istediğimizde, “kedi” sözcüğü
bellekten “cat”in aranıp bulunmasına (anımsama) yardımcı olur.
Psikologların, unutmanın
nedenlerine ilişkin değişik görüşleri vardır. Bazıları, beyin hücrelerinin
bozulmasından ya da beynin yeterince kullanılmamasından dolayı, önceden
bilinen şeylerin bellekten silinerek, beynin eskisi gibi çalışmamasının
unutmaya yol açtığını savunur. Sözgelimi bazı yaşlı insanların geçmişlerine
ilişkin çok az şey anımsaması, beyi hücrelerinin bozulmasına bağlanır. Bazı
psikologlar da, bilginin bellekten hiçbir zaman silinmediği, unutmanın,
bilginin anımsanması sırasındaki bir aksamadan kaynaklandığı görüşündedir.
Bellekte depolanmış olan bir sözcüğün “dilin ucuna” gelmesi, onu anımsamakta
geçici olarak güçlük çektiğimiz anlamına gelir. Bir kişiyi tanır, adını da
bilir; ama nedense “bir türlü çıkaramayız”. Gene de sonunda birden
anımsayıp, söyleyebiliriz. Ünlü psikanaliz uzmanı Freud da , unutmanın,
bellekteki olayların geri çağrılmasında ortaya çıkan bir aksaklıktan
kaynaklandığı görüşündeydi. Freud, hastalarının kendilerine ilişkin hoş
olmayan gerçekleri, bu gerçeklerin vereceği sıkıntıdan kurtulmak için
unuttuklarını savundu. Freud’un tedavi yöntemi, hastalarına hoş olmayan bu
olayları yeniden anımsatıp, rahatsız edici sorunlarla yüz yüze gelmelerini
sağlayarak çözüm aramalarında yardımcı olmaktı.
Ara sıra gazetelerde “belleğini
yitirmiş” birine ilişkin bir haber okuruz. Kim olduğunu, nerede yaşadığını ve
bir ailesi olup olmadığını bilmeyen bu kişiler her zaman değilse de çoğunlukla
kısa bir süre sonra yeniden belleğine kavuşur. Bellek yitimine yol açan ,
ciddi, duygusal sarsıntılar geçirmiş bu tür insanlara sık sık rastlanır.
Bellek yitimi psikolojide amnezi olarak adlandırılır.
“Zamanı yeniden bulmak”
Çoğu zaman , davranışlarımıza yön
veren ve anısı bizim için sürekli bir ders olan en etken birikim geçmiş
deneyimlerimizdir: Geçmişte kendimizin veya başkalarının yaptığı işleri
hatırlar ve bunların sonucuna göre onları tekrarlarız veya onlardan kaçınmaya
çalışırız.Davranışlarımızı düzeltmemiz ve bilgilerimizi çoğaltmamız ancak bu
yoldan mümkün olabilir.
Belleğin hatırlamadan başka iki
özelliği daha vardır: Tanıma ve yeniden öğrenme. Hatırlama, tanıma ve
yeniden öğrenmenin etkinliği, öğrenme ile belleme arasındaki sürenin uzunluğu
ile ters orantılıdır.
KAYNAKÇA
1.
Temel
Britannica Hürriyet , 3. cilt, sayfa 129,130
2.
Genç
Larousse Meydan , 2. cilt, sayfa 639
3.
Büyük
Ansiklopedi Milliyet , 2. cilt, sayfa 722
4.
Büyük
Larousse Milliyet , 2.cilt , sayfa 1496